TURİZM VE OTELCİLİK PORTALI

Çok Gezenin Günlüğü/ Ferda Çekem Yar/ MAGOSA

Yazar admin on May 7th, 2016

 

HAYALET KENTİN SURLARINDA; MAGOSA!

 Ada hayatını herhalde en iyi Robinson Crusoe günlüklerinden anlamaya çalışabilir insan. En azından çocukluk yıllarımdan öyle hatırlıyorum. Şimdilerde popüler TV yarışmalarında bir hayli şişirilmiş halini izlesek de önünde sonunda kalbinde büyük bir yalnızlık hikayesi taşıyan kara parçalarıdır benim için adalar. Yalnız ama cesurdular; suların ortasından sıkılmış yumruklarını göğe doğru kaldırarak, “ben hep buradayım” diye haykırırlar ana karaya doğru. İşte bu meydan okuma duygusudur yüreğimin teknesini ada limanlarına bağlamayı tercih etmemin nedeni. Bu “her şeye rağmen” hissiyatıdır, Antik Mağusa limanına usulca girişimin izahı. Kıbrıs’ta, adanın en güzel kentindeyiz. Akdeniz’in gövdesindeki en güzel ve en yalnız adanın sarısındayız, yeşilindeyiz ve elbette mavisindeyiz!

Kıbrıs deyince herkesin kursağında kalan bir lokma vardır. Kimi istilalarla dolu tarihine üzülür, kimi savaşlarla yitip gitmiş uygarlıklara. Kimi bir türlü kardeş olamayışına hayıflanır insanoğlunun kimi de en kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu adanın gerçek sahibinin asla belli olamayacağına. Modern zamanlarda kursaktan geçmeyen başka lokmalar da vardır; Adanın bir kumar cenneti olarak anılması, dünya diplomasi gündeminde bir ateşkes toprağı olarak dillendirilmesi, hakkında kendisine danışılmadan tonlarca plan ve projenin yapılıyor oluşu ve iki yakasının bir türlü bir araya gelemediği sorunsalı. Bunların hepsi var olan ve belli ki bir süre daha var olacak problemler. Ama tüm bunlardan soyunduğunuzda adanın girişte saydığım renkleriyle iç içe geçen bir de hayatı vardır. Yaşayan bir gövdenin damarlarında sürekli bir kan devir daimi vardır. Nefes alır, nefes verir. Dilek tutar, sevinir, üzülür, kahkaha atar ve semasında toprağa yakın duran bulutlarıyla çoğunlukla ağlar ada. Beşparmak dağlarından ovaya doğru uzanan o gri bulutlar gözyaşlarını boşaltıp giderler belli bir ritimle. Sonrası mı, bana göre hep güneş!

KUMLARIN ALTINDA GİZLENMİŞ!

Gazi Magosa, Mağusa, Famagusta ya da adı her ne olarak anılırsa alınsın Kıbrıs’ın mıknatısıdır benim için Ortadoğu ve Afrika’ya göz kırpan o sahil kenti. Hayalet şehir olarak bilinir tarih notlarında. Birkaç nedeni vardır. Adanın en çok istilaya maruz kalmış tarafında durur. Bu yüzden üst üste gelen savaşlar, depremler, su baskınları ve daha türlü nedenlerle zaman içinde kumun altına gizlenmiş kendini insanoğlunun acımasız yüzünden saklamıştır. Tarihin en büyük uygarlıklarından Salamis’e ev sahipliği yapan bu coğrafyada bir dönem yaşanan büyük saltanat, ihtişam ve kendi çağının en gelişmiş yüzü kumun altından yüz küsur yıl kadar önce bir Alman mühendis tarafından çıkarılmış ve tamamıyla tanışmanın 1000 yıldan fazla süreceği bir gövdenin parmakları çıkmıştır ortaya…

Magosa deyince akla birden fazla başlık gelir. Mesela Sheakspeare’nin Othello isimli eseri buradaki kalede geçer. Mesela Akdeniz’i neredeyse bir Osmanlı denizi haline getiren ünlü Kıbrıs seferi Magosa surlarının düşmesiyle zafere bırakmıştır yerini. Mesela, din tarihinin en tartışmalı isimlerinden biri olan Aziz Barnabas burada öldürülmüş ve kayıp İncili de kendisiyle birlikte gizemli bir kitap haline gelmiştir. Mesela, Doğu Roma; İstanbul ismini ilk kez bir başka kent için, burası için kullanmıştır. Mesela, ünlü gezgin Kleopatra (!) bu sahillere de uğramış, Homeros’un İlyada’sında geçen o büyük aşkın erkek tarafı Paris, Helen’i ilk kez bu kıyılara kaçırıp birlikte saklanmışlardır peşindeki intikam yemini etmiş Helen ordusundan. Ve mesela Vatan Şairi Namık Kemal sürgün hayatını bu kentte doldurmuş, şimdi “dünya toprağı” olarak kabul edilen Kapalı Maraş bu kentin hemen kıyısında 1 günde terkedilmiş hale gelmiştir. Mesela ile devam edecek onlarca daha örnek var. Bunlar attığım her adımda aklıma not düştüğüm küçük anekdotlar sadece…

BİR KENTİN İÇİNDE ÜÇ AYRI KENT!

Gelelim günümüze. Yaklaşık 7 yıl kadar önce tanıştık Magosa’yla. Mesut’un bir belgesel çekimi için gidip neredeyse ölümüne bağlandığı bu kenti aklımda ilk gördüğüm an gibi hayal etmiştim. Sarı rengin ağır bastığı, sahillerinde okaliptüs ve palmiye ağaçlarının uzayıp gittiği, bir yerinden kaktüs tarlası bir başka yerinden tarihi surlar, katedraller, camiler, kral mezarları filiz veren uçsuz bir kent. Bir yanı yarına bakarken yüzünün diğer yanını tamamıyla geçmişe dönmüş bir zıtlıklar coğrafyası. Ve tüm bu zıtlıklarıyla insanın içinde yarattığı olağanüstü illüzyona kapılıp gittiğiniz esrarengiz bir gök kubbe altı. O dönemin popüler otellerinden Salamis Bay’da kaldığımız ilk gece kentin kısa bir hayat hikayesini anlatmıştı eşim bana. Odanın arka tarafında uzayıp giden o ufuksuz düzlüğün içinde Hitit ülkesi bile vardı. Önümüzden bir ırmak gibi akan Akdeniz, varlığını bildiğim ama daha önce hiç görmediğim coğrafyalara su taşıyordu büyük bir ihtimalle. Şurada sessizce denize ulaşmaya çalışan bir deniz kaplumbağası olmalıydı büyük bir ihtimalle. Kabuğun yeni kırmış ve bir asırdan uzun sürecek ömrü suyu yırtan kayalıkların ardında geçirecek bir Caretta. Rüya gibi bir geceydi, Mitolojilerin bir öykücükte birleştiği…

 

Neyse. Magosa üç parçaya ayrılır aslında. Biri Old City olarak bilinen surlar içindeki eski kenttir. Kuruluşu daha yakın bir tarihte olmalıdır ama şimdi yaşanan kente “annelik yapma” görevini bu parça üstlenmiştir. İkinci parça sur dışında kurulan ve biraz daha modern yeni kenttir ki bu parçanın içine Kıbrıs Barış Harekatı esnasında “arafta” kalmış Kapalı Maraş’ı da eklemek gerekir. 42 yıl önce tarihin donup kaldığı şimdi boş gökdelenlerinde seslerin, patlamış asfaltlarında kaktüs iğnelerinin dolaştığı Kapalı Maraş, bana göre Kıbrıs tarihinin en ışıklı ufku ama aynı zamanda en korkutucu kara deliğidir. Bırakın içinde dolaşmayı, yakınından resim bile alamazsınız. Türk ve Rum askerlerinin kontrolünde ama Birleşmiş Milletler’in himayesinde kocaman bir hayalet kenttir özetle Maraş. Son parçada da Magosa’nın 10 kilometre kadar yakınına düşen Salamis bölgesi vardır. Bahsettiğim devasa antik kent burada, hemen arkasında St. Barnabas’ın mezarı, onunda arkasında bir küçük Hitit ülkesiyle adanın içlerine doğru devam eder…

OZA; KOYU BİR YORGUNLUK KAHVESİ!

 

Magosa’da gün geçirmek sıklıkla bir zaman kapsülüne binip tarihin bütün koridorlarına girip çıkarak yolculuk etmek gibi bir şeydir. Sur içi meydanında göğü yırtarmışçasına yükselen St. Nicholas Manastırı, adayı biz Türklerin teslim almasıyla Akdeniz’in en görkemli camilerinden birine, Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşa’dan ismini alan bir farklı ibadethaneye dönüştürülmüş, bu değişim işleminde mimari dokuya zarar gelmesin diye yapının minareleri bile orijinal taşlardan inşa edilmiştir. O görkemli sarı mabet aslında ne denli büyük bir uygarlığa şahitlik ettiğini de hatırlatır insana. Hemen avludaki asri Cümbez ağacı (Yabani İncir) yılda yedi kere meyve vererek yaşamın kesintisiz sürdüğünü de müjdeler öte yandan. Eski kentin içinde şimdi çoğu harabeye dönmüş Othello Kalesi, Cafer Paşa Hamamı, Venedik Sarayı ve irili ufaklı Latin, Katolik, Ortodoks kiliseleri bulunur. Hepsini gezmek mümkün olmasa da gözün şahitlik ettiği kadarıyla kentin hücrelerine mikroskopla bakarak “genel manzarayı” yakalamış sayarsınız kendinizi. Yorulduğunuzda çağının ve bu zamanların en büyük limanının burçlarının hemen karşısında duran Petek Pastanesinde bir Oza kahvesi içerek, olmadı özgün tatlıları küçük bir şölenle deneyerek atarsınız üstünüzdeki bezginliğin tamamını. Bu arada Kıbrıs’ın daha doğrusu KKTC’ye ait kentlerin kendi kahve çeşitleri ünlüdür. Oza belki de Magosa’nın Arap kıyılarına yakın olması nedeniyle biraz daha kavrulmuş koyu kıvamlı sert ama aşırı lezzetli bir kahvedir ve ekseriyetle Magosa’da tadılabilir…

 

Eski kentin deniz kapısının hemen yanında bulunan Canbulat Müzesi, sefer hayatının hiç de kolay olmadığını tasvir eden bir zaman tünelidir. Tünelin hemen ucunda efsaneye göre kafası koptuğu halde savaşmaya devam ederek Magosa düşene kadar kılıç sallayan Osmanlı komutanı Canbulat Bey’in temsili türbesi bulunur. Onun hemen yanında da 30 dakika içinde 20 bin Osmanlı levendini şehit eden çark şeklindeki bıçaklı Venedik silahını hayal etmek durumundasınızdır. Çarklar askerin sur içine girmesini engellemek için hızla dönerek tünelin içine giren kim varsa biçip geçmiştir. Bu vahşi silahın mühendisliği bile kurtaramamıştır adayı şimdiki sahipleriyle buluşmaktan. İçiniz buruk bakarsınız hayalinize doğru ve bir duayı hediye edersiniz yitip gidenlere. Kıbrıs’a sahip olmanın bedeli hep ağır olmuştur, gelenler için de kaçıp gidenler için de; bakın bunu iyi anlarsınız. İyi şeylerden bahsedelim biz…

 

EN BÜYÜK ÖĞRENCİ KENTİ…

 

Sur ve burçların dışında oluşan yeni kent daha çok gündelik hayat, alışveriş ve sosyal alanlarla doludur. Ortasında bir de UN karargahı vardır ki, savaşın korkunç yüzü bir gölge gibi seyretmektedir kenti merkezi bir yerden. Bunlara takılmayıp manzaranın bütününe baktığınızda KKTC’nin bu en büyük öğrenci kentindeki canlılık gelir oturur havsalanızın bir yerine. Genç insanların seslerinde giderek yükselen bir umudun desibeli vardır ve dinledikçe rahatlarsınız o sesleri. Bir öğrenci lokantasında yenen yemeğin tadını benim diyen restoranlarda bile bulamayacağınızı da not düşmek lazım buraya. Ama sur dışı meydandaki Temel Reis restoranlarını ayrı bir yere koymak gerekir. Hayatınızda, seviyorsanız eğer yiyebileceğiniz en lezzetli Döner burada dizilir şişe. Ya da dünyanın en iyi patatesi olarak kabul edilen Kıbrıs patatesinin yerel ağızla söylenen Cips hali anlatılamayacak kadar lezzetlidir tadanlar için bu adreste…

 

Bir bisiklet ya da hızlı bir yürüyüşle kentin yakınlarındaki Glapsides plajına oradan da Salamis kıyılarına ulaşırsınız. Burada ağırlıklı olarak yeşil ile mavinin buluştuğu uzun sahiller vardır. İnce kumlu Magosa sahilleri insanın içini tuhaf bir şekilde denize taşır. Arkada uzanan koyu sarı harabelerle renk cümbüşü tamamlanır ve zamanın bin yıllar önce donduğu bir kıyıdan uzatırsınız ayaklarını Akdeniz’in sıcak sularına. Bir dönem Helen ya da Romalıların yaptığı gibi kendini kendine saklamış kadim medeniyetin ıslığı kulaklarınızda olacaktır mutlaka, kabartırsanız kulaklarınızı. Kentin en güzel ucudur buraları. Manzarasıyla çok başka coğrafyalara götürür sizi ve “hep burada yaşama” hissini gelir koyar göğsünüzün orta yerine. Oysa ki hep bir “kaçış” adresi olmuştur burası. İstilaları düşünüp hayıflanmak için çok geç, burada kurmanız olası yeni bir hayatı düşünmek için de fazla erkendir bu ilk bakış…

 

KÖYLERE UĞRAMADAN ASLA!

 

Magosa açıklarında bulunan Yeni Boğaziçi, Aysergi, Mor menekşe gibi köylerde sıklıkla karşılaşacağınız köy meyhanelerinden Emir’i önce, Ergün’ü de hemen peşinden tavsiye ederim farklı lezzetler arayanlar için. Eti çok seven Magosa ahalisi biraz hava değişikliği için buraları, fazlaca deniz esintisi içinse çok daha ilerideki Boğaz köyünün kıyılarını tercih ederler. Buralarda balık çeşitlerinin zenginliği karşısında kendinizden geçmeniz gerekirken, tabağınızdaki lezzetlerin Türkiye kıyılarından getirildiğini duyar ve ölüp gitmiş ada balıkçılığını ortadan kaldıran nedenleri merak edersiniz. Bilmiyorum iyi pişmiş bir Lagos kurtarabilir mi sizi bu derin soru işaretlerinden, sahiden bilemiyorum? Kente doğru geri yürüyüş parkurunda sağ tarafta kalan dev kral mezarlarına mutlaka göz gezdirmenizi tavsiye ederim. Uygarlıkların da devasa mezarlarıdır aynı zamanda o toprak kütleleri. Dünyanın hırs, kimlik ve iktidar meraklıları için fazlasıyla geçici bir yer olduğunun abideleridir aslında. Gözünüzü gezdirirken akıl ve gönül ikilinizi de çalıştırmanızda fayda var bu noktada…

 

Magosa’yı ikiye bölen sınır kapısından bizim taraftaki topraklara Türkiye’den uçak seferleriyle diğer tarafta kalanlara ise sadece Yunanistan üzerinden uçarak gelebileceğinizi not düşelim gezimizi bitirirken. Bir de ağırlıklı olarak İngiliz, Arap, Rum ve Türk kültürünün iç içe geçerek farklı bir kültürü ayakta tuttuğu Mağusa’ya havalimanından kalkan otobüs şirketleri, taksiler ve ya kiralık arabanızla yaklaşık 1 saat sürecek olan manzaralı bir yolculuk sonunda ulaşma durumunuz olduğunu da ekleyelim hemen. Lefkoşa’nın bizde Ankara’ya, Girne’nin İstanbul’a, Magosa’nın ise biraz İzmir biraz da Muğla’ya tekabül ettiği fikrimizi de bonus olarak koyalım şuraya. Artık kim, nerede olmak isterse!

 

MAGOSA’DA YAPMANIZ GEREKEN 5 ŞEY!

Sur içinde ve yanındaki lokantalarda mutlaka Kleftiko isimli buraya özgü Fırın Kebabını tatmalısınız. Halkın Bulli dediği tavuğu da denemenizde ciddi yarar var. KKTC’de tüm süt ve et ürünleri katkısız olduğu için müthiş bir iştah ve lezzet hissi yaratıyor insanda, bu bir!

 

Kenti gezmek için en ideal ay Mayıs- Haziran ya da Eylül- Ekim arasıdır bana göre. İkisinin ortasında yaklaşık 50 derecenin üstüne çıkan sıcaklık ciddi sağlık sorunları yaratabilir. Siz başınızı korumaya alın ki içiniz de ferah olsun, bu iki…

 

Kentin içindeki marketlerde çok fazla sayıda İngiliz markasıyla karşılaşabilirsiniz bu sizi şaşırtmasın. Dünyanın her yerinden gelen peynir ve soslara özellikle bir göz atın. Meselenin sonunda şaşıracağınız nokta tüm bunların ve özellikle alkollü içeceklerin aşırı ucuzluğudur, bu üç…

 

Ne yazık ki bazıları tarafından hep kumar turizmiyle anılan KKKTC’nin en az kumarhane olan kentidir Magosa. Bu yüzden kendinizi rahat hissedip sadece gezmek, yüzmek ve dinlenmeye odaklı müthiş bir tatil fırsatının tadını çıkarın, çok mutlu olacaksınız bu dört…

 

Ve son olarak Kıbrıs adasının genelinde trafik soldan akar. Bizim kent trafiklerini düşünüp yolu boş buldunuz diye artistlik hareketlere girmeyin, her ne kadar ahali trafik kurallarına aşırı dikkat etse de Allah muhafaza başınız ağrıyabilir. Bir de lütfen sessiz olmaya özen gösterin, sessizliğin içinden yükselen tüm o farklı sesleri duyabilmek için, bu da beş!

FERDA ÇEKEM YAR 

ferdacekem@ajandapr.com / ferda.cekem@gmail.com

                      

Yorum Yapın

Önemli not : Yorumunuz denetim için bekliyor.. Yazıya uygun olmayan yorumlar yayınlanmayacaktır.

Kategoriler

E-POSTA